Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Örnekliğinde İslam’da Çocuk Eğitimi
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Örnekliğinde İslam’da Çocuk Eğitimi
Bu yazı 1.043 defa görüntülendi kez okundu.
25 Eylül 2012 06:58 tarihinde eklendi

Bizlerin en temelde Kur’an bütünlüğünden kalkarak insan ve çocuk fıtratını okuyup, vahyi bir bütünlük içinde bu fıtrata en uygun eğitimi nasıl vereceğimizin, nasıl Müslüman şahsiyetler yetiştireceğimiz üzerinde konuyu ele almaya çalışacağım.

Bilindiği gibi çocuğun üç evresi vardır:

1. Çocuğun doğum ve bakımı.

2. Çocuğun 6 yaşından ergenlik dönemine kadarki dönemi. (Bu süreç çocuğun kişiliğinin şekillenmesi, kimliğinin oluşması bakımından oldukça önemli bir dönemdir.)

3. Çocuğun ergenlik dönemi.

Bu üç ayrı evrede Müslümanlar olarak çocuklarımızı nasıl eğiteceğimiz ve onları sağlam temeller üzerine oturmuş şahsiyetler olarak nasıl yetiştireceğimiz sorusu, son derece sıcak bir soruna işaret etmektedir.

Öncelikle Kur’an-ı Kerim’de baş eğiticimiz olan Rabbimizin, çocuklar ve onların nasıl bir fonksiyon taşıdıklarıyla ilgili bizlere yol haritası göstermesi açısından bazı ayetleri hatırlamamız gerekecek:

“O mal ve oğullar, dünya hayatının (gelip geçici) süsüdür. Baki kalacak salih ameller ise, Rabbinin katında karşılık bakımından da hayırlıdır, umut bağlamak için de hayırlıdır.” (Kehf, 18/ 46)

“Çocuklarınız ergenlik çağına girdiklerinde, kendilerinden öncekiler (büyükleri) izin istedikleri gibi onlar da izin istesinler. İşte Allah, âyetlerini size böyle açıklar. Allah alîmdir, hakîmdir” (Nur, 24/ 59)

“Ey iman edenler! Mallarınız ve çocuklarınız sizi Allah’ı anmaktan alıkoymasın. Kim bunu yaparsa işte onlar ziyana uğrayanlardır.” (Münafikun, 63/9)

“Ey Rabbimiz! Bizi sana boyun eğenlerden kıl, neslimizden de sana itaat eden bir ümmet çıkar, bize ibadet usullerimizi göster, tövbemizi kabul et; zira, tövbeleri çokça kabul eden, çok merhametli olan ancak sensin.” (Bakara, 2/128)

Yukarıdaki ayetlerin çocukla ilgili vurgularından şu tespitleri çıkarabiliriz:

a)Çocuğun sevimliliği ve dünya hayatının süsü olmasının fıtriliği.

b)Çocukların “Sabah namazından önce, öğleyin üstünüzü çıkardığınız vakit, yatsı namazından sonra…” (Nur, 24/58-59) zamanlama adabı açısından eğitilmesi ve çocuklar için oluşturulan kuralların önemi.

c)Çocuğun imtihan aracı olduğu ve çocuk sevgisinin Allah’a kulluk görevinin önüne geçmemesinin gerekliliği.

d)Çocuğun salihlerden olması ve Allah’a adanmış bir kul olarak yetiştirilmesi duası ve çocuğun bu dua doğrultusunda yönlendirilmesi.

Bu tür ayetler bütün olarak ele alınıp incelendiğinde, bizlere Kura’n ayetlerinden çocuk eğitimi konusunda işaret taşları açısından bir metot veya temel bir perspektif göstermektedir.

Genelde içinde yaşadığımız toplumda çocuk eğitimi bilgisi konusunda yanlış bir algılayış söz konusudur. Özellikle de tıbbi ve sosyal gelişmişliği ifade etme açısından çocuk eğitiminde Batı kaynaklı kitaplar rehber olarak değerlendirilmektedir. Son dönemlerde Müslüman ailelerin de bu tarz kitaplara yöneldiği bilinmektedir. Tabii ki bu tarz kitaplarda muhakeme ederek yararlanacağımız bazı veriler vardır. Ama büyük oranda bu tarz kitaplar çocukları kapitalist toplum gerçeğine entegre etmek amacıyla yazılmış çalışmalardır. Bu tür çalışmalarda çocuk her zaman sevilen, hiçbir zaman kızılmayan, hayatın merkezine alınan, ihtiyaçları her şeyden üstün tutulan, hatta gözleri kör eden bir aşık gibi geleceği kutsanan bir yüceltişle değerlendirilmektedir. Batı pedagojisinde çocuk adeta bir prens veya prenses gibi algılanmakta, en modern imkanlara kavuşturulması için tüketim kültürünün her çeşidine bağlanılmaktadır. Ne yazık ki bu söylem ve yaklaşımlar, çocuk boyutuna indirgeyemeyen İslami kesimden aileler de bunlardan etkilenmişlerdir

Ama Kur’an bütünlüğü içinde olayı ele aldığımızda çocukların sevilen, şefkat duyulan varlıklar olduğu; ama aynı zamanda bir imtihan vesilesi de olabilecekleri üzerinde sıkça durulduğuna rastlamaktayız. Yani Allahu Teala çocuk eğitimimiz alanında da bizlere ölçü edineceğimiz önemli işaretler göstermiştir.

Ve yine burada önemle üzerinde durulması gereken bir nokta şudur ki, sanki sadece ebeveynlerin çocukları üzerinde birtakım hakları var ama çocukların anne ve babaları üzerinde hiçbir hakları yokmuş gibi algılanmaktadır. Oysa ki Kur’an’da anne ve babaya “öf” bile dememekten bahsedilmektedir. Onları incitecek tutum ve davranışlardan kaçınılması gerektiği üzerinde durulmaktadır.

Kur’an bütünlüğünden yola çıkarak Hz. Peygamber’in çocuk eğitimine nasıl yaklaştığını irdeleyecek olursak, bu konuda zengin bir rivayet söz konusu değildir. Ama Rasulullah (s) çocuk konusuna da Kur’an’da bildirilen işaretler ve fıtri örf doğrultusunda yaklaşmış, konuyu bu şekilde tefekkür etmiş ve uygulamıştır. Peygamberimizin, insanlara Kitab’ı ve Hikmet’i öğretmekle vazifelendirilmiş bir elçi olduğu Kur’an-ı Kerim’de mükerreren zikredilmiştir. (Al-i İmran, 3/164, Cuma, 62/2, Maide, 5/67…) Ve ilk inen ayetlerde eğitim içerikli işaretlerin oldukça fazla olduğunu görmekteyiz. Yine Hz. Peygamber’in eğitime verdiği öneme haiz olarak İslam’ın farklı bölgelere yayılmasıyla beraber, kendisinden başka dini öğretecek yeni bir öğretmen kadrosu oluşturduğuna da rastlamaktayız. (Mus’ab Bin Umeyr’in genç bir sahabe olmasına rağmen Akabe Biatleri’nden sonra Yesrib’e öğretmen, Medine’den de seriyyelerin İslam’ı talep eden kabilelere eğitmen olarak gönderilmeleri gibi.)

Bununla beraber Hz Ömer döneminde valilerin gittikleri yerlerde dini bilgilerin öğretildiği ortamları kurmaları söylenmiş, hatta bazı araştırmacılar çocukların öğretimi için ilk programın Hz Ömer tarafından tespit edildiğini ifade etmişlerdir.

Hz Peygamber’in çocuklara yaklaşımı

Kur’an’daki çocuklara yönelik ayetlerin uygulaması konusunda tabii ki ilk örnek alacağımız insan, sahabesine ve tüm ümmetine vahyin şahitliğini gösteren Hz. Muhammed’dir. Ahlakı Kur’an olan Rasulullah’ın çocuklarla ilişkilerinde ve onları eğitirken takip ettiği yol ve yaklaşım biçimleri bu nedenle bizim örnek alacağımız uygulamalardır. Ancak bu konularda Rasulullah’ın örnekliğini metot olarak kullanabilmemiz için O’na isnat edilen rivayetlerden sahih olarak gördüğümüz bazı hadisler üzerinde durmaya çalışacağız.

a) Bir rivayette Peygamberimizin torunu Hasan, su ister. O esnada diğer torunu Hüseyin de uyanır ve su ister. Peygamberimiz suyu Hasan’a verir. Kızı Fatıma babasına, “Hüseyin’i daha mı az seviyorsun” der. Peygamberimiz “hayır suyu önce Hasan istedi ve ona verdim” der. Rasulullah bu rivayete göre taleplerde hatırı değil öncelikli talebi dikkate almaktadır ki, çocuklar arasındaki rekabette bu tavır son derece eğiticidir.

b) Hicaz cahili geleneğinde kızların ikinci sınıf konumuna itildiğini gözettiğimiz de, bazı rivayetlerden Rasulullah’ın kız çocuklarına karşı pozitif ayrımcılık yaptığını kavrarız: “Çocuklarınızın arasını eşit tutun. Eğer ben birini üstün tutacak olsaydım, kızları üstün tutardım.”

c) Rasulullah’ın dünyevi konularda birlikte olduğu kişilere söz hakkı verdiği, yerine göre de çocukla çocuk olduğu rivayet edilir. Ergenlik çağına gelmemiş çocukların biatlerini kabul etmiş olması da onlara verdiği değeri; yani çocukların duygu ve düşüncelerine de gereğince önem vererek onları hayata hazırlayacak bir yaklaşımı örneklendirir.

d) Rasulullah, bir hadise göre, koşu yarışı yapan çocukları görünce o da aralarına karışır, onlarla beraber yarışır. Yarışı kazananı ödül olarak devesinin üzerine alır ve Medine sokaklarında gezdirir ve onunla sohbet eder. Bu yaklaşım da mükafat ve eğitimde tek düzeliği aşmak konusunda önemli bir açılımdır.

e) Rafi Bin Amr anlatır: Ben küçükken Ensar’ın hurmalarını taşlıyordum. Beni yakalayıp Rasulullah’a götürdüler. Bana sordu. “Niçin başkasının hurmalarını taşlıyorsun?” “Açlık sebebiyle” dedim. Bunun üzerine “taşlama, kendiliğinden yere düşenleri ye” dedi. Ve sonra “Allah seni doyursun” diye bana dua etti.

f) Bir çocuk müezzinin taklidini yapıyor ve ezanla alay ediyordu. Hz. Peygamber o çocuğu yanına çağırarak sanki ezanla alay ettiğini anlamamış gibi ciddi bir tavırla “Haydi bize de bir ezan oku” dedi. Çocuk utandı ve bunun üzerine güzelce ezan okudu. Rasulullah çocuğun sırtını sıvazladı ve cebine biraz para koyup “Mübarek olsun” dedi. Çocuk şaşırmış ve sonra yıllarca Mekke’de müezzinlik yapmıştı.

g) Annelerin çok sık yaptığı hatalardan birisine tekabül eden Rasulullah’tan örnek bir uygulamayla ilgili bir rivayeti özetleyelim: Medine’de bir anne sokağa kaçan çocuğunu eve getirebilmek için “Gel bak sana ne vereceğim” der. Olaya şahit olan Rasulullah sorar: “Çocuğa ne vereceksin?” Anne hurma vermek istediğini söyleyince de peygamber uyarır. “Dikkat et sana gelir de bir şey vermezsen doğru yapmamış olursun…”

h) Tirmizi’nin aktardığı bir rivayete göre “Çocuklarınızı 7 yaşına geldiği zaman namaza alıştırın. Eğer 10 yaşına geldiğinde kılmazlarsa yaptırım uygulayın.” diyen Rasulullah, çocuklar için hem teşvik hem de uygun bir yönteminin var olacağını bize hatırlatmaktadır.

(Kütüb-ü Sitte’de geçen bu rivayetleri, Ayraç Yayınları’ndan Said Alpsoy’un “Bir İnsan Olarak Hz. Muhammed” ve İnsan Vakfı Yayınları’ndan Bekir Demir’in “Hz. Peygamber ve Çocuk Eğitimi” adlı kitaplardaki hadisler arasından seçerek özetledik.)

Bu ve benzer rivayetlerde dikkat çeken vurgulara bir kez daha değinebiliriz:

1. Peygamberimiz çocuklara hoşgörü ile yaklaşmış, ilgi göstermiş, şakalaşmıştır. “Yavrucuğum…” gibi sıcak ifadeler kullanmıştır.

2. Peygamberimiz çocuklara taklit yoluyla eğitim yolunu açmıştır. Buhari ve Tirmizi’nin aktarımlarına göre, Rasulullah İbn Abbas’ın kendisine bakarak abdest alması ve Enes’i ve arkadaşını namaza çağırıp kendisine bakarak namaz kılmalarını sağlamıştır.

3. Rasulullah’ın çocukların 7 yaşında namaza alıştırılması ve 10 yaşına vardıklarında namaz kılmazlarsa yaptırım uygulamaya daveti, kontrollü bir disiplin gerekliliğine işarettir.

4. Tirmizi’deki hadise göre “Rasulullah, bir çocuğa eve girdiğinde ev halkına selam vermesini tavsiye etmiş ve bu selamla hem kendisinin hem de ailesinin hayır bulacağını eklemiştir.” Peygamberimizin çocuklarla ilgili bu tür yaklaşımları, hayatın içindeki uygulamalarla irtibatlı ikna temelli eğitim örnekliğidir.

5. Rasulullah, çocuk eğitiminde mükafatlandırmayı sosyal ilişki ağırlıklı da gerçekleştirmiştir.

6. İbn Mace’nin aktarımına göre Rasulullah, içlerinde çocukların da bulunduğu bir toplulukla bir vadiden veya bir yokuştan geçerken, bu hangi vadi ya da bu hangi yokuş gibi sorularla soru cevap şeklinde grup ve çevre eğitimine örneklik oluşturmuştur.

7. Rasulullah’ın çocuk eğitiminde tedricilik(azar azar yavaş yavaş) ve sabır faktörüne özen gösterdiğini söyleyebiliriz. Çünkü o hikmetle davranan bir Rasul’dü ve tedricilik de insan fıtratına en uygun eğitim metodudur. Kur’an-ı Kerim 23 senede tamamlanmıştır. Namaz örneği bunun en iyi uygulamasıdır.

Hadis rivayetlerini öncelikle çocuğa yaklaşımla ilgili Kur’an ayetleri ve Kur’an bütünlüğü ışığında değerlendirmeliyiz. Ancak Kur’an bütünlüğünden bakıldığında bize önemli katkılar ve örneklikler sağlayan rivayetler yanında, Kur’an nasslarıyla bağdaşmayan rivayetler de söz konusudur.

Yine Peygamberin sünneti adı altında fıtri olarak solak olan bir çocuğa zorla sağ eliyle yemek yedirilmesi vb. davranışlarda bulunulması da Peygamberin sünnetinin gereği gibi algılanmamasından kaynaklanmakta, “Kolaylaştırın, zorlaştırmayın” hükmü unutulmaktadır.

Bazı rivayetlerde de çocuklarla oynayan Hz Peygamber, onlara hiç kızmamış, uyarıda bulunmamış ve disiplin uygulamamış gibi gösterilmektedir.

Oysa Buhari ve Müslim’in ortak rivayet ettikleri bir hadise göre Rasulullah, torunu Hasan ve Hüseyin yanında oynarken bunlardan birisi, orada zekat ve sadaka olarak toplanmış olan hurmadan yemek için ağzına atar. Bunu gören Rasulullah ona şöyle dikkatlice, uyaran bakışlarla bakınca çocuk hemen hurmayı ağzından çıkarır.

Tevhidi Perspektifin Uygulanma Sorunu

Çocuklarla ilgili ayetlere yaklaştığımızda iki önemli husus öne çıkmaktadır:

a)Çocuk sevgimizi, imtihan sorumluluğumuz ile dengede tutmalıyız.

b)Hududullahı, ibadet ölçüleri çocuklarımıza öğretmeli ve “hayırlı nesil” olabilmeleri için müminlerin ahlakı ve eğitimiyle ilgili ayetlerden çıkarımlarda bulunmalıyız.

Sahih rivayetlerden yararlanırken, Rasulullah’ın çocuk fıtratına uygun davranışlar içinde olduğunu da gözeterek (yarış, mükafat, affetme, yumuşak uyarı, sohbet, birlikte gezme gibi) günümüz şartlarında (köyde, kasabada, modern sitelerde, büyük şehrin mahallelerinde) zorunlu eğitime tabi olmuş, medya bombardımanına maruz kalmış ve tüketim kültürüne sokakta, okulda hatta evde muhatap olmuş çocuğa/çocuk fıtratına uygun ve yabancılaşmasını engelleyecek nasıl bir yaklaşım içinde olmamız gerektiğini bir “İlmihal” konusu olarak tartışmalı ve istişari planda geliştirmeliyiz.

Çağdaş çocuk ilmihaline olan ihtiyacımız beslenme ve sağlık bilgisinden daha çok eğitim, kültür, oyun, eğlence, spor ekseninde, hem çağın dayatmalarını aşacak hem de çocuk fıtratıyla bağdaşacak şekilde üretilmelidir. Bu üretimimiz Batılı disiplinlerle çocuk eğitimi, sağlığı ve oyunları üzerine yazılan seküler toplumu gözeten akademik çalışmalarla değil, belki onların ulaştığı tıbbi ve teknik verilerden kontrollü bir şekilde yararlanarak; ama daha çok Kur’an’da belirtildiği ve Rasulullah’a atfedilen sahih hadislerde ortaya çıktığı gibi fıtrata uygun olanı vahye ve vahiy kültürüne göre belirleyerek çözüm üretmeye çalışmalıyız.

Günümüz şartlarında çocuk ilmihali konumuz, laf olsun kitap yazılsın, satış olsun para kazanılsın diye değil, bir ibadet sorumluluğu olarak ele alınmalıdır.

Bunun için de modern eğitim ve hayat koşullarında çocuk fıtratının maruz kaldığı dış ve çevresel, iç ve ailesel yaklaşımların olumlu ve olumsuz yanları doğru tespit edebilmeli; Kur’an’ın fıtratla ve çocuk yapısıyla ilgili bildirimlerinde ve sahih hadislerde gördüğümüz işaret ve örneklikleri, hayat perspektifi iyi olan dava insanlarımızla değerlendirerek çözümlemelere yönelmeliyiz.

Güzel örneklikleri birbirimizden alıp şekilsel olarak tekrarlamak kadar, bu güzel örneklikleri farklı sorunlar karşısında yeniden üretmek için, dayanılan perspektifleri ve ölçüleri kavramaya önem vermeliyiz.

En başta çocuğumuzun eğitimini, eğlencesini, sağlığını veya oyununu içinde yaşadığımız çocuk ve insan fıtratına düşman vahiy dışı sistemlerin şablonlarıyla değil, kendi özgün değerlerimizle alternatif olarak nasıl karşılayabileceğimize kafa yormalıyız.

Çocuğumuz şehzade veya küçük prenses değil, bizim gibi kimliği ve düşünceleri yasaklanmaya çalışılan, doğuşuyla beraber bir küresel zulüm düzenine adım atmış bir varlıktır. Bu nedenle çocuğumuzu saksıda çiçek yetiştirir gibi hayattan kopuk olarak sadece evde ve korunaklı yerlerde değil, hayatın içinde yetiştirmeliyiz. Hz. Muhammed’in emaneti küçük Hz. Ali’yi düşünelim. Bir de 20 yaşında Medine’ye İslam öğretmeni olarak gönderilen Musab Bin Umeyr’in Mekke Dönemi’nde geçen çocukluğunu düşünelim. Bedir, Uhud, Hendek savaşlarındaki yeni doğan veya küçük sahabe çocukları düşünelim.

Bunlar hayatın içinde, ama hayatın kirlerini aşacak tarzda yetiştirilmişlerdi. Ama küresel kapitalizme entegre olan bazı basın yayın organları, Filistin’deki, Irak’taki emperyalist saldırıları çocuklarımızla beraber protesto ettiğimizde, “Çocuklara kin ve nefret aşılıyorlar” gibi manşetler atabilmektedirler.

Biz de cahili bir toplumda ve dünyada yaşıyoruz. Kirlerden kaçarak kirleri temizleyemeyiz. Önemli olan kirlerle kaplı dünyamızda mikroplara karşı dayanıklı bir kimliği mikroplarla mücadele ederken oluşturabilmektir.

Bu yüzden bizim çocuklarımız da bir avuç ilk Müslüman’ın Kabe’ye yürüdüğü gibi bizimle yürüyebilmelidir, televizyon ekranlarında Filistinli kardeşlerinin niçin İntifada taşlarını attığını öğrenebilmelidir. Çocuklarımız laik eğitime yönelirken niçin “kardelen”, yasaklanan Kur’an eğitimi aldığı zaman neden “mürteci” olunduğunu öğrenmelidir.

Çocuğumuz yeni öğrenime başladığı yaşlarda “bu ne, bu ne” sorularına sabırla cevap veren anneler-babalar, çocuklarına bahsettiğimiz konuların, soruların ve niçinlerin cevaplarını da sabırla ve gerektiğinde oyunla, sohbetle, gezerek verebilmelidirler.

Dün açlık nedeniyle hurmaları taşlayan çocuğa yol-yöntem gösteren Rasulullah (s), bugün hem fikri hem fiziki açlığa mahkum edilen çocuklarımıza nasıl bir yol gösterirdi? Ergenlik çağına gelmemiş çocukların biatlerini sembolik düzeyde alarak onları hayata hazırlayan bir Rasul, bugün sınıflaşma, sömürü, katliam, sürgün ve cahilleştirme belalarıyla karşı karşıya kalan çocuklarımızı acaba hayata ve Akabeleri aşmaya hazırlamak için ne gibi çözümler gösterirdi? Bu ve buna benzer sorunlarımızı istişari ortamlarda konuşmalı, uygulamalı cevaplar üretmeye çalışmalı ve yine tekrarlamak gerekirse bir çocuk ilmihaline ihtiyacımızın aciliyetini ve bunun Kur’an neslini inşa sorumluluğumuzun bir parçası olduğunu unutmamalıyız.

Her müslüman, emri altında bulunanlardan mesuldür. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

(Hepiniz, bir sürünün çobanı gibisiniz. Çoban sürüsünü koruduğu gibi, siz de evinizde ve emriniz altında olanları Cehennemden korumalısınız! Onlara müslümanlığı öğretmezseniz, mesul olursunuz.) [Müslim]

(Kendinizi ve aile efradınızı Cehennem ateşinden koruyun!) [Tahrim 6]

Kur’an-ı kerimde, nefslerimizi ve aile efradımızı, yakıtı insan ve taş olan Cehennem ateşinden korumamız emredilmektedir. Elli-yüz senelik kısa bir hayat için evladımızı dünya felaketlerinden korumaya çalıştığımız gibi, ebedi felakete düçar olmaması için ahıretini de korumamız gerekir. Bir babanın, evladını Cehennem ateşinden koruması, dünya ateşinden korumasından daha mühimdir. Cehennem ateşinden korumak da, imanı ve farzları ve haramları öğretmekle ve ibâdete alıştırmakla ve kötü arkadaşlardan ve zararlı şeylerden korumakla olur. Bütün fenalıkların başı, kötü arkadaştır. İyi hareketi övülmelidir

Ne zaman çocukta iyi bir hareket görülürse, onu takdir etmeli, mükâfatlandırmalıdır! Bir kabahat işler veya kötü bir söz söylerse birkaç defa görmezlikten gelmeli, (onu yapma) dememeli, azarlamamalıdır. Sık sık azarlanan çocuk, cesaretlenir, gizli yaptıklarını açıktan yapmaya başlar. Yaptığı kötü işlerin zararı, kendisine tatlı dil ile anlatılmalı, ikaz edilmelidir! Yapılan iş, dine aykırı ise işin zararı, fenalığı ve neticesi anlatılarak, o kötü işe mani olmalıdır. Her gün bir müddet oynamasına izin vermelidir ki, çocuk sıkılmasın. Sıkılmak ve üzülmekten kötü huy hasıl olur ve kalbi körleşir. Hiç kimseden para istemesine müsaade etmemeli, fazla konuşmamasını, büyüklere saygıyı öğretmelidir. İyi insanların güzel hallerini anlatıp, onlar gibi olmaya, kötü insanların kötülüklerini anlatıp, onlar gibi olmamaya dikkat etmesi öğretilmelidir.

Çocuğa her istediğini almak ve lüks içinde yaşatmak uygun değildir. Büyüyünce de her istediğini ele geçirmeye çalışır; fakat bunda muvaffak olamayınca hayal kırıklığı yaşar, isyankar olur. Kendimiz helal yediğimiz gibi çocuklarımıza da helal yedirmeliyiz. Haramla beslenen çocuğun bedeni, necasetle yoğrulmuş çamur gibi olur. Böyle çocuklar da pisliğe, kötülüğe meylederler.

Çocuk terbiyesi (2)

Çocuğa, israf etmemesini, kanaatkar olmasını öğretmelidir.

Baba, ne devamlı asık suratlı durmalı, ne de çocukla fazla yüz göz olmalı, konuşmasının heybetini korumalıdır. Çocuğa babasının malı ile, rütbesi ile övünmemesi tenbih edilmelidir! Tevazu sahibi ve kibar olması öğretilmelidir! Veren elin alan elden üstünlüğü bildirilmelidir! Cimriliğin çirkinliği öğretilmelidir! Başkalarının yanında edebli oturması, laubali hareketlerden uzak durması telkin edilmelidir!

Fazla konuşmaktan çocuğu men etmelidir! Fazla konuşmanın hayâsızlığa yol açtığı, çenesi düşüklüğün kötülüğü belirtilmelidir! Çocuk nasıl olsa konuşmasını öğrenecektir. Maksat, ona icap edince susmasını ve büyüklerin sözünü dinlemesini öğretmektir.

Doğru da olsa, çokça yemin etmesine izin vermemelidir! Büyüklere hürmetin, yerini onlara vermenin ve herkesle iyi geçinmenin önemi anlatılmalıdır.

Çocuk daha küçükken namaz kılmaya alıştırılmalıdır

Çocuğu daha küçükken namaza alıştırmalıdır. Büyüyünce namaz kılması zor gelebilir. Başkasının malını çalmayı, haram yemeyi, yalan söylemeyi gözünde çirkin gösterecek şekilde anlatmalıdır! Böyle yetiştirip büluğa erince, bu edeblerin sırlarını, inceliklerini ona söylemelidir.

O hâlde, her müslümanın birinci vazifesi, evladına İslâmiyeti ve Kur’an-ı kerimi öğretmektir. Evlad nimetinin kıymeti bilinmezse, elden gider. Bunun için çocuk terbiyesi, dinimizde çok kıymetli bir ilimdir.

İslâm dinine karşı olanlar, bu mühim noktayı anladıkları içindir ki, (Gençliğin ele alınması birinci hedefimizdir. Çocukları dinsiz olarak yetiştirmeliyiz) diyorlar. İslâm ile mücadele etmek ve ALLAHü teâlânın emirlerinin öğretilmesini ve yaptırılmasını engellemek için, (Gençlerin kafalarını yormamalıdır. Din bilgilerini büyüyünce kendileri öğrenirler) diyorlar.

Çocuklarımıza sahip çıkmalıyız Onlara sahip olmak da, dinimizin emirlerine uygun olarak yetiştirmekle olur. Ahlâkı değiştirmek mümkün olduğu için Peygamber efendimiz, (Ahlâkınızı güzelleştirin) buyurmuştur. Zaten din, güzel ahlâk demektir. Şu hâlde dinin emrine uyup yasak ettiğinden kaçan, huyunu değiştirip güzel ahlâklı olur. Güzel ahlâklı olan da iki cihanda rahat olur.

Çocuklar neden saldırganlaşır?

Tokat atmak her zaman ailenin bilinçli olarak yaptığı bir seçim değildir.Bazen öfke anında istemeden gerçekleşir.Çoğunlukla büyükler sabırlarını kaybettikleri,aşırı yoruldukları yada çaresiz hissettikleri zaman bu yolu tercih ederler.Babası TV’yi kapatmasını defalarca söylediği halde bir türlü söyleneni yapmayan küçük oğluna bir tokat atabilir yada annesi düşünmeden yola koşan kızına bir daha yapmaması için uyarı anlamında vurabilir ve “Sakın birdaha yola koşma!”diye bağırabilir.Bütün ana-babalar çocuklarının laf dinlememesinin ne kadar huzursuzluk sebebi olduğunu bilirler.Korkununda benzer etkisi vardır.”Aman ALLAH’ım!Ya bir sonraki sefer yola koştuğunda bu kadar talihli olmazsa!”Ana-babaların büyük kısmı çocuklarının büyümesi sırasında mutlaka birden fazla vurmak ya da tokatlamak ihtiyacı duymuşlardır.

Nitekim istatistikler %25 oranında ailede tokatlamanın en azından haftada bir defa gerçekleştiğini göstermekte.Elbette bu oranı gerçek hayatta çok daha yüksek.Neden aileler bu kadar çokçocuklarına tokat atmayı tercih ediyor.Tokat atmanın işe yaradığını düşünebilirsiniz ama işin gerçeği,tokatlamak sadece kısa vadede çözüm sunuyor.3 yaşındaki kızınız koluna vurduktan sonra hızla ortalıktaki oyuncaklarını topluyor olabilir ama muhtemelen diğer tarafta problemlerin çözümü olarak şiddet uygulama gereğini öğreniyor olacaktır.

SONUÇLARI

1- Çocuğu dövmek ahlâkının bozulmasına, hırçınlaşmasına sebep olur.

2- Dayakla büyüyen çocuk esnek olmaz, katı olur.

3- Dövülmek, çocukta ana-babaya karşı kızgınlığa yol açar. Çocuk kendi yaptığının kötü bir şey olduğunu düşünmez, kendini suçlu görmez, kendini döveni suçlar.

4- Dövülen çocuk, kızdığı zaman, o da şiddete baş vurur, bir başkasını döver. Böylece dayak vicdanlı olmaya değil, saldırganlığa sebep olur.

5- Sözden anlayacak yaştaki çocuğa dayak atılmaz. Sözden anlamayan çocuğuna hafifçe vurmak yeter. Başa, yüze tokat atmak, sopa ile dövmek çok zararlıdır.

Bir şeyi, zıttı kırar. Kötü huyları, iyi huylar yok eder. Bu bakımdan kendini zorla da olsa, iyi işler yapmaya alıştırmalı, onları adet haline getirmeliyiz.

Spor yarışmaları düzenlemek, çocuğun bedensel yapısının oluşturulmasında ve geliştirilmesinde oldukça etkili bir yoldur. Bu yol, çocuğun kendi fizik yapısına, oyun ve spora gereken önemi verir. Peygamber (s.a.v.) amcası Abbas oğullarının çocukları arasında koşu yarışı düzenlemiş ve yarışı kazanan çocuğa kucağını açmıştı.

Abdullah b. Hârîs (r.a.) anlatıyor: Rasûlüllah (s.a.v.) sahabe çocuklarını yanyana getirir ve şöyle derdi: Kim önce koşup bana gelirse ona şu kadar ödül var!” Çocuklar da koşarak gelirler; kimi Rasûlüllah’ın (s.a.v.) sırtına, kimi göğsüne çıkmaya çalışırdı. O da onları öper ve kucaklardı.” (620)

Görüldüğü üzere Rasûlüllah (s.a.v.), aralarında bir kıskançlık olmasın diye yarışmaya katılan çocukların hepsine sevgi ve alâka gösteriyor, onları mükafatlandırıyordu.

Çeşitli işler sebebiyle çoğu zaman ana baba meşguldür. Böyle bir durumda onlar, çocuğun, kardeşleriyle veya komşu, mahalle ve yakınlarının çocuklarıyla oynamasına izin verir. Ana baba, kaba sözlü ve kötü ahlâklı olmamaları için çocuğunun terbiyeli ve güzel ahlâk sahibi çocuklarla oyun oynamasını tercih eder.

Bizzat Peygamber de (s.a.v.) çocukluk yıllarında çocuklarla oyun oynamıştı. O esnada Cebrail gelmiş, O’nu tutarak göğsünü açmıştı. (*) Uhud savaşından az önce Peygamber (s.a.v.) iki çocuğun güreşine şahit olmuştu. Peygamber (s.a.v.) onlardan birini savaşa kabul etmiş diğerini kabul etmemişti. Kabul edilmeyen çocuk bu karara itiraz ederek “Yâ RasûlALLAH! Onu nasıl kabul ediyorsun? Şayet ben onunla güreşecek olsam onu yıkarım!” Derken Peygamber’in (s.a.v.) önünde güreş tuttular ve dediği gibi onu yendi. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.) ikisini birlikte savaşa kabul etti.

Kız çocuklarının oyunu ise oğlan çocuklarının oyunlarından farklıdır. İslam alimleri şu hadise dayanarak kız çocuklarının müceasem, yani üç buutlu oyuncaklarla oynamalarını caiz görmüştür.

Yine Hz. Aişe diyor ki: Ben Rasûlüllah’ın (s.a.v.) yanında oyuncak bebeklerle oynardım. Arkadaşlarım bana gelirler fakat Rasûlüllah’tan (s.a.v.) utanarak saklanırlardı. Rasûlüllah (s.a.v.) onları bana gönderir, benimle beraber oynarlardı.

ÇOCUK VE OYUN

Ergenlik çağına erişenler için oyun boşuna geçirilen bir zaman olmasına rağmen, ‘çocuklar için çok önemli ve yerinde bir hareket sayılmalıdır. Oyuna dalan bir çocuk, fiziksel yapısıyla birlikte düşünme ve muhakeme yeteneğini geliştirir, problemlerin çözümünde, ferdî ve içtimai görevlerde belli bir olgunluk ve pratiklik kazandırır. Ailenin ve sosyal çevrenin büyük rol oynadığı okul öncesi dönem, çocuğun ruh ve zeka gelişimi için gerçekten çok önemlidir. Bu dönemde çocuğun içinde bulunduğu oyun ortamı, onun ideal olgunluk derecesine ulaşmasına zemin hazırlar. Tecrübe ve birikimini arttırarak gelecek için olgun ve şahsiyetli bir yapı kazanmasını sağlar. Bu yüzden oyun bir zaman kaybı/israfı şeklinde değil, çocuğun gelişimi için kaçınılmaz bir esas olarak değerlendirilmelidir. Çocuklarını evde veya komşu çocuklarıyla beraber oyun oynamaktan mahrum eden ana babalar, onları, sadece gelişebilmeleri için şart olan temel ihtiyaçlarından mahrum etmiş olmaktadırlar!

Netice itibariyle oyunun faydalarını maddeler halinde şu şekilde sıralamak mümkündür.

1- Fiziksel boyut: Canlı ve hareketli bir oyun, kas ve pazuların gelişimi için zarurettir.

2- Pedagojik boyut: Oyun, çocuğun birçok araç ve gereci öğrenmesine yol açar. Oyun esnasında çocuk çeşitli şekiller, renkler, hacimler ve giysiler tanır. Diğer kaynaklardan elde edemediği birçok bilgiyi çok defa o sırada görerek öğrenir.

3- Sosyal boyut: Oyun esnasında çocuk, diğer çocuklarla nasıl sosyal ilişkiler kuracağını, yardımlaşma ve dayanışma esaslarını ve yetişkinlerle nasıl hareket edeceğini öğrenir.

4- Ahlâki boyut: Oyun esnasında çocuk, ilk aşamada doğru ve yanlış kavramlarını, adalet, doğruluk, dürüstlük, emanet ve centilmenlik gibi temel değerleri öğrenir.

5- Üretici boyut: Oyun vasıtasıyla çocuk, üretici gücünü ortaya koyabilir ve aldığı fikirleri deneyebilir.

6- Kişisel boyut: Oyun esnasında çocuk kendisiyle ilgili birçok şeyi keşfedebilir. Arkadaşlarıyla olan münasebetlerinde kendisinin güç ve yeteneğini tanır, kendisini onlarla karşılaştırır. Ayrıca problemlerini ve bunların üstesinden nasıl gelebileceğini öğrenir.

7- Tedavi boyutu: Oyun vasıtasıyla çocuk, çeşitli baskılar sonucu doğan stres ve gerilimi üzerinden atar. Bu yüzden birtakım baskı ve yaptırımların fazlasıyla uygulandığı evlerden gelen. çocuklar, diğer çocuklara nisbetle daha çok oynarlar. Ayrıca oyun, kin ve düşmanlığı bertaraf etmek için en güzel yoldur. (631)

Ölümü ve soyut konuları çocuklara nasıl anlatmalıyız?

Batı dünyasından elimize geçen ve ölümle alâkalı olan çeşitli yazılar, İslâmiyetin her yaş grubu için ne kadar isabetli müjde ve telkinlerde bulunduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Batılı bir çocuk eğitimcisinin başından geçen çok enteresan bir olay, bu hakikate misâl olarak gösterilebilir.

Bu eğitimcinin küçük yaştaki kızı, günün birinde, bir türlü yemek yemez olmuştur. Annesi çocuğa önce yemesi için yalvarmış, sonra zorlamışsa da fayda vermeyince acıkması için beklemiştir. Ancak aradan 2 gün geçtiği halde küçük çocuk, ağzına bir lokma dahi koymamıştır. En nihayet annesi çok ısrar edince, çocukcağız ağlamaya başlar ve dilinden şu sözler dökülür:

–Ne olur anneciğim sen de yeme, çünkü seni çok seviyorum.

Annesi, neden yememesi gerektiğini sorduğunda küçük kız sebebini söyler ve anne hayretler içinde kalır. Meğer küçük kız ile babası arsında birkaç gün evvel şöyle bir konuşma cereyan etmiştir.

–Baba, niçin yemek yiyoruz?

–Büyümek için.

–Büyüyünce ne olacak?

–İhtiyarlayacağız.

–Peki, ihtiyarladıktan sonra ne olacağız?

–Ne olacak, herkes gibi biz de öleceğiz…

O günden sonra çocuk yemek yememeğe karar vermiştir. Çünkü o, herkesin yemek yediği için öldüğünü zannedip; öyleyse yemek yemem; yemezsem büyümem, büyümeyince de ihtiyarlamam ve dolayısıyla ölmem diye düşünmektedir. Tabii kendisi ölmek istemediği gibi, çok sevdiği annesinin de ölmesini istemiyor. Bu sebeple O’nun da yememesi için, yalvarıp yakarıyor. Ve eğitimci bu hâdiseyi naklederek okuyucularına “Demek çocuklara anlaşılması zor olan ölüm ve âhiret gibi mevzuları anlatmamalıyız.” diyor. Bunu burada noktalayıp bir başkasına göz atalım.

Derginin bir sayısında “Çocuklara ölümden bahsetmeli mi?” Konulu bir yazı yayınlar ve ölüm konusunda şu tavsiyelerde bulunur. “Çocuğunuzun köpeği ölünce, derin bir uykuya daldığını, kardeşi, arkadaşı veya bir yakını ölünce de onların bir seyahate çıktığını söylersiniz.” diyor.

Ancak birkaç gün sonra gelen yüzlerce mektupta; çocuğumuzu yatırıp uyutamıyoruz ve birlikte seyahate çıkamıyoruz. Çünkü köpeğinin ve arkadaşlarının başına gelen âkıbetin, kendilerine de geleceğinden korkuyorlar, ne yapacağız, şaşkına döndük şeklinde birçok soru soruluyor.

Doktorun cevaben yazdığı yazı ise “Bu meseleyi fazla kurcalamakla hata ettik” şeklinde oluyor.

İşte bu cevaplar hiç şüphesiz çaresizliğin ve aczin, ilâhi esaslardan habersizliğin ifadesinden başka bir şey olmasa gerek. Demek ki, insan çocuklar ancak ölüm sonrası bir hayat inancıyla insanca yaşayabilirler. Ve yalnız Cennet fikriyle onlara dehşetli ve ağlatıcı görünen ölümlere ve vefâtlara karşı dayanabilirler. Ve her vakit etrafında kendi gibi çocukların ve büyüklerin ölümlerinin onların endişeli hallerini, ancak ebedi hayatın müjdesiyle tahammül edebilirler. hem bunu tahmin etmek zor değildir. Çünkü çocuklar daha küçük yaşlardan başlayarak çeşitli ölüm-kalım tecrübeleriyle belirli bir ölçüde ölümle ilk karşılaşmaya doğru ilâhi bir programlama çerçevesinde hazırlanmaktadır. Aydınlık ve karanlığın birbirini takibi, uyuma ve uyanık kalma dönemleri, çeşitli çocukluk oyunları ölüm ve hayat zıtlıkları şuurunu geliştirmekte, çocuk yavaş yavaş bazı şeylerin daimi ve düzenli bir şekilde gelip gittiğini, ister istemez öğrenmektedir. Bize düşen ise, gerçeği anlayacağı diden, ruha uygun olarak enjekte edebilmektir. Yeri gelmişken bu konuda da bazı tecrübe ve tespitlerin ışığında çocuktaki ölüm şuurunun kendini hangi yaşta gösterdiğine göz atalım. “Henüz 5 yaşına gelmemiş küçüklerin, ölümün varlığından bütünüyle habersiz ve her şeyin canlı olduğu, Macaristan, Çin İsveç, A.B.D. doğumlu çocuklarda yapılan testlerde hepsinin aynı kavrayış şeklini paylaştığı görülmüştür.
Çocuklara gerçeklerin bizim inancımız doğrultusunda öğretilmesi, onların yavaş yavaş ölüm fikrini kabul etmelerine ve bu tutumlarının düşünce ve konuşmalarına yansımasına sebep olur.

Pedagog ve psikologlar tarafından yapılan araştırmalar, çocuğun ruhî dünyasının en çok sarsıldığı yaşların 7 ve 9 yaşları olduğunu ortaya koymuştur. Çünkü çocuğun ölümü ihtiva eden, ölü taklidi yapması gerektiren oyunlara merak sarması bu döneme rastlar. Ölü taklidinin yer aldığı oyunların oynanması, çocuğun ölüm düşüncesini hayatın içine yerleştirmesi açısından tesirli bir rol oynar. Bu dönemdeki çocukların çoğu ölümü, bütün hayatî faaliyetlerin süresiz olarak kesilmesi şeklinde benimserler.

Hiç şüphesiz insanlar içinde yapılan bu araştırmalarda mantık ölçülerine sığmayan tecrübe ve buluşlara da rastlamak mümkündür. Ancak yine de bunların hepsi bir araya geldiğinde şaşırtıcı bir şekilde birbiriyle uyum gösteren bir tablo meydana getirmektedir.

Başta zikrettiğimiz iki misalde olduğu gibi; susmak veya meseleyi örtbas etmeye çalışmak kime ne kazandırır? Aslında bizce hiç ehemmiyeti olmayan şeylerin dahi en ince noktalarını soran veya araştıran çocuk nasıl olur da kendisini ve bütün yakınlarını alâkadar eden ölüm ve âhiret gibi mevzuları sormaz, araştırmaz?.

Eğer siz ona “Ölüm yokluk değil!.. Hiçlik değil!… Sönmek değil!… ” hakikatını ve kabir kapısının nur âlemine açılan bir kapı olduğunu anlatamazsanız çocuğun, küçücük kalbi paramparça olacaktır.Oyuncağı dahi elinden almaya çalıştığınızda ağlayan çocuk, eğer ahireti bilmezse, hergün beraber oynadıkları kardeşinin veya sevdiği bir yakınının birdenbire kaybolmasına nasıl tahammül edecektir?

Halbuki ruhu, “âhirete îmanıyla aydınlanan bir çocuğun çehresindeki sis dağılacak “Gerçi çok sevdiğim oyun arkadaşım veya kardeşim öldü, ama Cennetin bir kuşu oldu; orada bizden daha iyi yaşar. Hem nasıl olsa biz de O’nun yanına gideceğiz. Ölüm yok olmak değil ki üzüleyim. ölüm sadece bir yer değişikliğinden ibarettir.” düşüncesi şuur ve hislerine akseder aksetmez, gözyaşları dinecek ve o küçücük kalbi huzur bulacaktır.

Ölüm ve çocuk konusundaki bir tavsiyesiyle örneklendirelim: Çocuklar ölümle çok erken yaşlarda ilgilenmeye başlarlar. Öldükten sonra iyilerin cennete gideceğini öğrenmek onlar için çoğu zaman yatıştırıcı olur… Sevdiği dedesi ölen bir küçük çocuk, bu gerçeği çok güzel dile getirmişti: dedem beni bırakıp cennete gitti, orada başka çocuklarla oynuyor!..

Çocuğun bu durumuyla ilgili olarak anne ve babaların onların sevdiği kişilerle bir öte dünyada buluşmak ve ümidini kırmamak gerekir.

Ölüm meselesini çocuklara doğru biçimde anlatmanın yolu asıl biz büyüklerin onu doğru şekilde anlamamızdan geçer.

Cami ve Çocuklarımız

Camiler, mescitler, çocuklara sevdirilmeli ve problemlerinin çözüldüğü mekanlar olduğu gösterilmelidir. Bu mekanlarda ve çevresinde cami görevlilerince düzenlenen kültürel etkinlikler, sportif yarışmalar çocukların ilgisini çekecektir. Böylece çocuklar camilerin yalnız ihtiyarların, belli zamanlarda girip çıktığı yerler değil bütün insanların huzur ve mutluluk duyduğu mekanlar olduğunu görecek, cami görevlilerini kendilerini kovalayan asık suratlı insanlar değil, sevecen ve iyilik timsali insanlar olarak tanıyacaktır. İçinde bulunduğu bunalımlı durumu rahatlıkla paylaşabilecektir.

Hz. Peygamber (s.a.v) yakın çevresindeki çocuklara ve torunlarına o kadar ilgi ve sevgi göstermiştir ki; camide namaz kıldırıyorken bile çocuklar omuzunda ve sırtındadır. Hz. Zeynep’ten torunu Umame bu çocuklardan biridir. Hz. Peygamber onu namazda omuzuna alır, rukua gittiğinde yere kor, kalktığında tekrar omuzuna alırdı. (Kütüb-ü Sitte).

Bazen Hz. Peygamber secdeye gidince Hz. Hasan ve Hüseyin gelip sırtlarına binerlerdi. Hz. Peygamber secdeden kalkarken onları yumuşak bir şekilde alıp yere koyarlardı. Secdeye gidince onlar yine sırtına binerlerdi, bu durum namaz bitene kadar devam ederdi.

Çocuk terbiyesinde dini terbiyeye öncelik verilmesine rağmen günümüzde müslümanların çocuklarının yetişmesinde, bütün gayret ve maddi manevi imkanlarını, sadece dünyevi geleceklerini kazanma doğrultusunda harcamaları, onların, ahiretlerine yatırım yapmamaları inançlarına son derece aykırı bir durumdur.

Bir defasında Hz. Peygamber secdedeyken sırtına Hz.Hasan veya Hz. Hüseyin binince, ininceye kadar secdeyi uzatmıştı.

Bütün bu örneklerden anlaşılacağı gibi Hz. Peygamber (s.a.v) çocuk ve torunları ile çok yakından ilgilenmiş, onlara her zaman ve mekanda sevgi, anlayış ve sorumlulukla yaklaşmış şefkatle muamele etmişken; bizim çocukları cami ve çevresinden uzaklaştırmak için yaptığımız hareketleri nasıl yorumlayabiliriz? Cami ve cemaate alıştırma hususunda bizlere en güzel örnek Hz. Peygamber (s.a.v) olmalıdır. O ne güzel örnektir.

Kuranı Kerim açısından, aile terbiyesinde imandan sonra namaz öncelikli bir yer alır. “Ehline (yani aile halkına) namazı emret! O hususta sabır da göster. (Taha/132) ayetinde “ailene namazı emret” dedikten sonra, ayrıca onun hakkında sabretmenin emredilmesi çok manidardır. Usanmadan emir ve ilginin devam ettirilmesi gerekir.Hz. Peygamber’in çocuklara doğru yolu göstermek ve namaz üzerinde çok durduğu görülmektedir. Enes (r.a) Tahrim Suresi’ndeki “Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun” mealindeki ayet nazil olduğunda Hz. Peygamberin sabah namazına çıkarken altı ay Hz. Fatıma’nın kapısına uğrayıp onları namaza çağırdığını bildirmektedir. Oysa zamanımızda ağzını açtığında müslümanlığı kimseye bırakmayan, kendisini gerçek kurtulmuş olarak gören birçok aile, çocuklarının ibadetlerine dikkat etmemektedir. “Daha küçük, büyüyünce kılar. Biz de gençken böyleydik.” düşüncesizliği ile buluğa ermiş çocuklarını uyarmamakta, onlara yol göstermemektedirler. Sabahları “biraz daha uyusun” diye sabah namazına kaldırmamaktadırlar. Oysa genç her konuda olduğu gibi bu konuda da anne babasından ilgi bekler. İddia edilenin aksine ısrar ister.

Aile terbiyesinde dini terbiyeye öncelik verilmesine rağmen günümüzde müslümanların çocuklarının yetişmesinde, bütün gayret ve maddi manevi imkanlarını, sadece dünyevi geleceklerini kazanma doğrultusunda harcamaları, onların, ahiretlerine yatırım yapmamaları inançlarına son derece aykırı bir durumdur. Her aile, çocuğunu en iyi kendisi tanır. Bu konuda çocuklarına nasıl davranmaları gerektiğini tesbit etmeli ve çocuğun ibadetini yerine getirmesini sağlamalıdır. İslam dininde, cemaatla namaz teşvik edilmiş, hatta bazı ibadetler için cemaat farz kılınmıştır. Cemaatle namaz müslümanların birbirleri ile görüşüp hallerinden haberdar olmalarını, bilgi alışverişinde bulunmalarını,yaşadığı çevreye ve samimiyet kurduğu insanlara dikkat etmeli ve bu konuda çocuklarına iyi örnek olmalıdır.

Bilhassa babalar, erkek çocuklarını eğitmekte çok dikkat etmelidirler. Cünkü erkek çocuklar önlerinde örnek olarak babalarını görür ve onun gibi hareket etmeye özen gösterirler. Vakit girince cemaatle namaz kılmaya yarışırcasına gitmelerini sağlamak için çocuklarını teşvik etmelidirler. Gündüz rızık peşinde koşan babalar akşam ve yatsı namazlarını çocukları ile kılmaya özen göstermelidir. Cemaatle namaz kılmayı adet edinen bir çocuk, kendi iç yapısında imanın ruh ve mayısını kökleştirir. ALLAH’a itaatin zevkini ve heyecanını taşır. Aynı zamanda iyilikler ve kötülükler hususunda Islâmın buyruklarına baş eğip teslimiyet gösterir.

Cemaate katılması çevresinde çeşitli yaştan ve seviyeden insanlarla ilişkilerini güçlendirir. Bilindiği gibi insanlarla sağlıklı ilişki kuramayanlar, ALLAH’la sağlıklı ilişki kuramazlar.

Aile yaşadığı çevreye ve samimiyet kurduğu insanlara dikkat etmeli ve bu konuda çocuklarına iyi örnek olmalıdır. Çocuklarının namaz kılmayan, camiye gitmeyen bir çevre ile ilgi kurmasına engel olmalıdır. Çocuğunu sadakatine güvendiği arkadaş ve dostlarıyla birlikte cemaatle namaz kılmaya alıştırmalı ve buna devam etmelidir. Camilerde yapılan sohbetleri ve öğretilen dini esasları ve inançları takip etmelidir. Kuranı Kerimi okumaktan ve dinlemekten derin bir zevk duymalı ve çocuklarına aynı zevki aşılamalıdır.

ozgur-der.org sitesinden alıntıdır..

Benzer yazılar
Yazar
Yorumlar

Bu Yazıya 0 Yorum Yapılmış

Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yap